12 Eylül generallerinin öncelikli hedefi olan devrimcilerin kayda değer bir bölümü, cezaevlerinde yaşadıkları ağır işkencelerden ve uzun tutsaklık yıllarından hareketle, ‘mağdur’ edildiklerini düşünüyorlar...

 

 Uluslararası ve ‘ulusal’ sermayenin 12 Eylül operasyonunu yürüten faşist generaller 650 bin kişiyi göz altına aldılar, 210 bin ‘dava’ açtılar ve 230 bin kişiyi ‘yargıladılar’, 517 kişiye idam ‘cezası’ verdiler ve 50 kez darağacı kurdular, 98 bin 404 kişiyi örgüt üyeliğinden ‘yargıladılar’, 1 milyon 517 kişiyi fişlediler,  işkencede katlettikleri belgelenmiş 171 kişi dışında 300 kişiyi daha katlettiler, sakıncalı buldukları 30 bin kişiyi isten attılar, 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim üyesinin işine son verdiler, 23 bin 677 derneğin kapısına kilit vurdular, 14 bin kişiyi yurttaşlıktan çıkardılar, sakıncalı buldukları 937 filmi yasakladılar, 388 bin kişiye pasaport yasağı koydular ve daha bir sürü şey…

 

  Elbette böylesi büyük bir faşist operasyondan söz edildiğinde, aynı ölçüde büyük, kitlesel mağduriyetlerden de söz edilecektir ve bu anlaşılır bir şeydir. Ne var ki, 12 Eylül faşizminin devrimcileri de ‘mağdur’ ettiğini düşünen arkadaşları anlamakta zorlanıyorum!..

 

 Faşizmin 12 Eylül operasyonunu tutsaklık koşullarında yaşadım ve 11 yılı aşkın bir süre ‘içeride’ kaldım, fakat kendimi hiçbir zaman ‘mağdur’ saymadım. Kanımca, işkenceyle, tutsaklıkla ve ölümle ‘karşılaşma’ ihtimalini bilerek devrimci olan birinin, işkenceyle ve tutsaklıkla karşılaştığında, durumunu mağdurlukla ilişkilendirmesi, görmezlikten gelinebilecek denli ‘hafif’ bir şey değildir. Farkında olup olmadıklarını bilmiyorum ama sunu biliyorum; bu durumdaki arkadaşların ürettikleri mağduriyet kültürü, devrimcileri devrimci yapan direniş kültürünü aşındırmaktadır.

 

 Oğuzhan Müftüoğlu, “Biz kendimizi 12 Eylül mağduru olarak görmüyoruz, 12 Eylül’ün muhatabıyız.” demiş.  Oğuzhan arkadaşa katılıyorum, doğru bir saptama yapmış.

 

 Ve fakat su sorunun da boşlukta kalmaması lazım; 12 Eylül’ün muhatabı devrimciler, 12 Eylül zindanlarında ‘muhatapları’ ile  karşı karşıya geldiklerinde ideolojik ve siyasal kimliklerinin hakkını vermeyi başardılar mı?

 

 “Ama bize çok işkence yaptılar; ortalama bir insanin hayal gücünü aşacak sonu gelmez ‘kurallara’ uymamız için sabah aksam dayak attılar, karların üzerinde süründürerek saatlerce ‘eğitim’ yaptırdılar, biteviye istiklal marşı ve cop eşliğinde ezberletilen başkaca bir sürü marş söylettiler, işkenceci subaylara ve erlere ‘komutanım’ dedirttiler, saçlarımızı kazıyıp tek tip elbise giydirdiler, büyük, çok büyük acılar yaşattılar…” diyen kardeşlerimizin bu soruya olumlu yanıt vermeleri zordur, evet, ama kapitalizmi tasfiye edip emeğin ve insanlığın özgür geleceğini kurmaya karar vermiş ve de kapitalist sömürüyü disipline eden devlet iktidarına karşı ilan edilmiş bir mücadeleye girmiş devrimcilerin olmazsa olmazlarından sayılan direniş kültürüne daha fazla ‘halel’ gelmemesi için bu soruyu sormak gerekiyor.

 

 

İçinde yasayan biri olarak ifade etmek zorundayım; 12 Eylül cezaevlerindeki kardeşlerimizin çoğu, ne yazık ki, ideolojik ve siyasi kimliğimizi yok etmek, bizi kişiliksizleştirip ‘hiçleştirmek’ isteyen askeri faşist diktatörlüğün terörüne karşı dik durmayı başaramadı…

 

 Peki, cezaevlerinde 12 Eylül faşizmine boyun eğmeyen, dik durmayı başaran devrimciler yok muydu?..

 

 Ağırlıkla ‘mağdurların hikayelerini’ dinleyen genç devrimciler bilmeyebilirler; evet, böyle devrimciler de vardı, ama onlar sayıca azdılar,  kendilerinden söz etmeyi de pek sevmezler ve asla kendilerini ‘mağdur’ olarak görmezler. Onlar, dik başlı sosyalist yarınlarımızdır ve devrimin namusu!..

 

 

12 Eylül ‘mağdurlarından’ çok söz edildi, edilsin!.. Ama artik, biraz da direnen devrimcilerden söz edilsin istiyorum…

 

 Mamak Cezaevi’nde işkence gören, acı çeken ama yaptırımlara uyan kardeşlerimizden de söz edilsin tabii, fakat onların gördüğü işkencelerden çok daha fazlasını karşılayıp dik duran, boyun eğmeyen Haydar Yılmaz’dan da söz edilsin mesela…

 

 Diyarbakır zindanında yaşanan tarifi imkansız vahşetten söz edilsin, ama direniş manifestosunu bedenlerini ateşe vererek yazan Mazlum Doğan’dan, Ferhat Kurtay’dan, Esref Anyik’tan, Necmi Öner’den, Mahmut Zengin’den daha çok söz edilsin...

 

 Ve Metris Cezaevi’nde, ‘mağduriyeti’ akıllarından bile geçirmeden yıllarca direnerek işkencecilerine ‘pes ettiren’ kadın - erkek yüzlerce devrimciden de söz edilsin...

 

 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü Metris cezaevinde başarıya ulaşamadı; Metris’i, Diyarbakır ve Mamak haline getiremedi.. Asker, Diyarbakır ve Mamak’taki askerdi; Metris’te de faşist generallerin programını uygulamak üzere vazifelendirilmiş  Esat Oktay Yıldıran’lar, Raci Tetik’ler vardı ama Metris Cezaevi’ndeki devrimcileri yenemediler.

 

 

 

Nasıl oldu bu; 12 Eylül’ün eli kanlı generalleri Metris cezaevinde neden başarılı olamadılar?..

 

 

 

Metris Cezaevi’nin ‘açılısını’ Halkın Devrimci Öncüleri yaptı.  O zamanlar benim de içinde yer aldığım bu örgüt, 12 Eylül’ü Alemdağ Askeri Cezaevi’nde “kahrolsun faşist cunta!” sloganıyla karşılamış, hiçbir yaptırıma uymamış ve askerlerin saldırılarını karşı saldırıyla cevaplamak gibi ‘çılgın’ tavrı yüzünden, bir an önce ezilmesi gereken ‘kötü bir örnek’ haline gelmişti. Metris’te yapılmak istenenlerin gerçekleştirilebilmesi için öncelikle bu ‘kötü örneğin halli’ gerekiyordu!.. Bizi Metris’in ilk ‘konukları’ haline getiren bu durumdu. Ama feci şekilde yanıldılar; diğer cezaevlerinde uygulanan bütün ‘kurallar’ bize de dayatıldı, reddettik. İnsanlık dışı ağır işkenceler yaptılar, direndik. Hiç ‘fire’ vermedik. Kan revan içinde, baygın ve yari baygın bir vaziyette sürüklendiğimiz koğuşlarımızda aktif direnişe devam ettik. Vahşice saldırdıklarında onları çok şaşırtan, hiç beklemedikleri bir şey yaptık; biz de onlara saldırdık, onlar bize vurdukça, gücümüz yettiğince biz de onlara vurduk ve durumu bir ‘çatışmaya’ dönüştürdük.

 

 

Metris’e ‘alınan’ ikinci örgüt Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği idi.  MLSPB’li kardeşlerimiz de yaptırımlara uymadılar. Güzel bir aktif direniş örneği sergilediler. Hasan Şensoy’un karate hocalığı çok ise yaradı; karate bilen MLSPB’li arkadaşlar işkenceci askerleri adamakıllı hırpaladılar.

 

 Metris direnişi, her şeyi göze alıp aktif direnişe geçen bu ‘küçük’ ama ‘iflah olmaz’ iki devrimci örgütle başladı.

 

 Daha sonra gelen devrimcilerin önemli bir bölümü de direnişi tercih ettiler ve böylece, hep birlikte ‘Metris tarihi’ni yazdık.

 

 Ve yıllar sonra, 1986’da, Metris’i düşüremeyeceklerini anlayan çok yıldızlı bir grup askerin ‘itirafını’ dinledik; “Kaç yıl uğraştık, sizi teslim alamadık. Kutlarız!..“

 

 Simdi sözü saire bırakma zamanıdır: “İşte böyle Laz İsmail / mesele esir düşmekte değil / teslim olmamakta bütün mesele. ”