İnsanlık demokrasi kavramı ile Antik Yunan’ın site devletlerinde karşılaştı. Demos (halk) ve Kratos (egemenlik – yönetim) sözcüklerinin birleşimiyle oluşturulan demokrasi kavramının pratik karşılığı şöyle kuruldu:

Site devletlerinde ‘büyük meydan’ anlamına gelen Agora, demokrasinin uygulama alanıydı. Yönetme yeteneğine sahip olduğu varsayılan site halkı Agoralarda toplanıyor; toplumun ve devletin bütün sorunları bu meydanlarda tartışılıyor, eleştiriler ve önerilerden sonra kararlar alınıyordu. Antik Yunan demokrasisinde kamusal görevlerin belirlenmesinde seçim sistemi yerine kura ve rotasyon sistemi uygulanıyordu. Seçimle göreve çıkanların zamanla seçmenlere yabancılaşıp ayrıcalıklı bir kast oluşturmaları tehlikesine karşı seçim yerine kura çekerek görevlendirme ve görevlendirilenlerin rotasyona tabi tutulmaları yöntemi benimsenmişti. Seçimler ise son derece sınırlı alanlarda, yalnızca uzmanlık isteyen görevler için uygulanıyordu.

Buraya kadar iyi ama bu demokrasinin sınıf kimliğine ve cinsiyet ayrımcı yanına bakınca durum değişiyor.

Dönem, köleci toplumlar dönemi ve köle sahipleri ile bütün soylu sınıfın genel nüfusa oranı yüzde beş civarındadır. Demokrasi, yalnızca yurttaş sayılan bu azınlığın yurttaştan sayılmayan köleler ve kadınlardan oluşan çoğunluk üzerindeki iktidar biçimidir. Antik Yunan demokrasisinde köleler ve kadınlar ‘demokrasi meydanı Agora’ların dışında tutuluyorlardı.

Elbette bu durumda bir kölenin ve bir kadının “ben demokratım” demesini kimse bekleyemezdi; demokratlık, köle sahipleri ve soyluların işiydi!..

Günümüzde kapitalist sistemin bütününde siyasal ve toplumsal yaşamın ‘vazgeçilmezi’ olarak kutsanan demokrasinin kaynağında Fransız Devrimi var.

İnsanlık, Fransız Devriminden önce, feodal üretim ilişkileri içinde kendine alan açmayı başaran yeni bir sınıfla tanıştı; burjuvazi. Geleceğini, tarihsel ömrünü tamamlamış bulunan feodalizmde değil, kapitalizmde gören genç burjuvazi, hızını kesen, gelişme grafiğini düşüren feodal – mutlakıyetçi yapıları tasfiye etmek zorunda olduğunun bilincine vardığında, hiç duraksamadan devrimi hazırlamaya koyuldu. Aydınlanma Çağı’nın düşünürleri ’geleceğin sahibi’ burjuvazinin ideolojisini oluşturmaya başladılar. Bu arada sanayileşmenin ortaya çıkarttığı yeni bir sınıf olan proletaryayı ve yoksul halkı ‘ihmal etmemeye’ çok özen gösterdiler; eşitlik – özgürlük - kardeşlik palavrasıyla proletaryanın ve yoksul halkın gönlünü fethettiler. Bu yolla, feodal - mutlakıyetçi dönemin sonunu getirecek olan devrimlerin yıkıcı güçlerini örgütlemeyi başardılar.

 

Ve Fransız Devrimi ile iktidara çıkan burjuvazi halkı demokrasi ile ödüllendirdi!..Artık ‘eşitlik’ vardı; işçi – köylü, zengin – yoksul ayrımı yapılmadan (ama kadınlar hariç) herkese oy hakkı verilmişti; işçiler ve köylüler kendi temsilcilerini seçip parlamentoya gönderebilirlerdi vs.

 

Fakat, kapitalizm geliştikçe kaçınılmaz olarak büyüyen işçi sınıfı çok nankördü; sömürülmek ve aşağılanmak istemiyordu!...Burjuvazinin de başka çaresi yoku; artı değer sömürüsü olmadan kapitalizm olmazdı ki!...Böylece eş zamanda tarih sahnesine çıkan bu iki modern sınıf uzlaşmaz bir çelişki ve düşmanlık yaşamaya başladı. Sonra, bu düşmanlığı derinleştiren 1848 Haziran işçi ayaklanması patlak verdi. Katıldığı burjuva devrimlerinden çok şey öğrenen işçi sınıfı bir süre sonra kendi ideolojisini üretip burjuvaziyi çileden çıkartan isteklerde bulunmaya başladı: Demokrasi dediğiniz şey, emeğin sömürüsünü disipline eden bir devlet biçimidir; bu demokraside eşitlik ve özgürlük yoktur; eşit ve özgür yurttaş olabilmek için kapitalist sömürünün ortadan kalkması şarttır; sizin egemenliğinizi sağlayan bir devlet biçimi olarak bize ‘sunulan’ bu demokrasiyi ve sizi istemiyoruz; biz olmazsak siz yaşayamazsınız ama siz ve kapitalist düzeniniz olmasa biz çok rahat yaşayabiliriz; bizim için demokrasi, patronsuz ve efendisiz bir toplum düzeninde üretenlerin doğrudan yönetimidir…

İşçi sınıfı ve yoksul halk, istedikleri demokrasiyi Paris Komünü pratiğiyle çok kısa süre yaşadı. Komünarlar ağır bir bedel ödeyerek yenildiler ama o zamana kadar görülmemiş bir demokrasi deneyine imza attılar; ancak üretim araçları toplumsallaştırılmış, efendisiz - patronsuz bir ortamda uygulama şansına sahip olan sosyalist demokrasi…

Biliniyor; kapitalist asalakların en akılcı ve sinsi iktidar biçimlerinden biri olan demokrasilerde hiçbir zaman ‘halkın yönetimi’ gerçekleşmedi. Şili örneğindeki gibi halkın yönetimini kurma girişimleri olmuşsa da bu girişimler her seferinde sermayenin vahşi terörüyle karşılaştı. Şili’de 1970’li yılların başında demokrasinin sunduğu genel oy hakkını kullanarak yeterli halk desteğini alan, böylece hükümet olan Unitad Popular, "madem ki iktidara geldik halkın yönetimini kuralım" dediğinde sermayenin hışmına uğramıştı. Demokratik devletin en etkin organlarından biri olan ordu 11 Eylül 1973’te kanlı bir darbe ile Unitad Popular’ı devirmiş ve Salvador Allende dahil binlerce sosyalist öldürülmüştü.

 

Kapitalist dünyanın bütününde demokrasinin sınırları kesin olarak belirlenmiştir: Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünüz vardır, diyorlar kapitalizmin siyasal sözcüleri; örgütlenip genel oy hakkıyla vekillerinizi parlamentoya gönderebilir, böylece yönetime katılabilirsiniz. Ama elbette bu hakla yetinmeyip parlamento çoğunluğunu ele geçirdikten sonra kapitalizmi tasfiye etmeye ve sosyalist bir düzen kurmaya kalkışırsanız demokratik hukuk devletinin ordusu, polisi, mahkemesi ve cezaevleri ile karşılaşırsınız. Bir demokrat bunları bilir...

Aleni durum budur ve tarifi verilmiş bu demokrasiyi benimsemeyenler demokrat sayılmazlar!..

 

Elbette bu durumda sosyalist demokrasi mücadelesi veren devrimcilere de açık seçik şunu demek düşer; demokrasi(niz) buysa, ki budur; o halde biz ‘demokrat’ değiliz!..