Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin 69 yaşındaki ‘yüce önder’i Kim Jong-il 17 Aralık 2011 tarihinde öldü. Kim Jong-il’in ölümü 24 milyonluk ülkeyi yasa boğdu; halk, uzun yas günleri boyunca gözyaşı döktü. Ve her vesileyle sosyalizme karşı ideolojik taarruza geçen sermaye medyası, bu kitlesel yas görüntüleri üzerinden uluslararası ölçekte etkin bir sosyalizm karşıtı propaganda faaliyeti yürüttü.

Uluslararası sermayenin iletişim stratejisi, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti yurttaşlarının yaşadığı derin yas görüntüleri ile ‘komünist yüce önder’ tiplemesi ilişkilendirilerek kuruldu.  Sermayenin toplum bilincine kaydetmeye çalıştığı şey burjuva medyasının bütününde neredeyse aynı formatta servis edildi: “Sosyalizm anti demokratik bir rejimdir ve bu rejimde toplumun kaderi totaliter yüce önderlerin iradesine tabidir. Tekil irade konumundaki yüce önder öldüğünde yas tutmayanlar bile cezalandırılır. Bugün Kuzey Kore’de bütün halk yas tutuyor, ağlıyorsa, bunun nedeni korkudur; 1994’te Kuzey Kore’nin ilk lideri Kim İl Sung öldüğünde yas tutmayanlar hapse atılmıştı vs…”

Sermayenin anti-komünist reflekslerinde şaşırtıcı bir yan yoktur; sermaye güçleri elbette kapitalizmin ömrünü uzatmak için sosyalist ideolojiyi etkisizleştirmeye çalışır ve bu eşyanın tabiatına uygun bir davranıştır. Asıl mesele ‘sosyalist toplum’ iddiasındaki rejimlerde yaşanan rezaletin sosyalizme karşı ideolojik taarruz için fırsat kollayan sermayenin işini kolaylaştırmasıdır.

1948’de kurulan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin ilk lideri Kim Il Sung 1994 yılında öldüğünde ülkede bir seçim falan yapılmadı; Kim İl Sung”un oğlu Kim Jong-il ‘yüce önder’ mührünü eline aldı. 17 Aralık 2011’de Kim Jong-il ölünce de aynı şey tekrarlandı ve Kim Jong-il’in yirmili yaşlardaki oğlu Kim Jong-un Kuzey Kore’nin yeni ‘yüce önderi’ ilan edildi…

Emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen hiçbir komünist bu rezalete sessiz kalmamalı; çünkü bu vahim durum, yalnızca Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde uygulanan ‘sosyalizmin’ değil, genel olarak sosyalizmin prestij kaybına neden oluyor.

Çok iyi bilinir ki, sosyalizm projesinde kolektif iradenin yerine geçen tekil iradeye, toplumun kaderini elinde tutan her şeye muktedir ‘yüce önder’e, ‘sayın başkan’a, Sezar’a ya da Kleopatra’ya yer yoktur.

Sosyalist ideolojinin öngördüğü önderlik, hiçbir ayrıcalığı olmayan, eleştiriden muaf tutulmayan ve gerektiğinde görevden de geri çağrılabilen önderlik vasıflarına sahip seçilmiş bireylerce oluşturulan kolektif önderliktir.

İşin teorisi böyledir ve fakat birkaç istisna hariç, tarihimizin hiçbir döneminde teoriyle örtüşen bir önderlik kurulamadı. Eleştirilemeyen ve görevden geri çağrılamayan ‘yüce önder’ tipi sosyalizmin ayıplarından biri olarak varlığını sürdürdü. Kendine ‘sosyalist’ diyen Kore

Demokratik Halk Cumhuriyetinde de aynı ayıp sürüyor…

En gelişmiş burjuva demokrasilerinden yüzlerce kat daha gelişmiş bir demokrasi vaadeden sosyalist demokrasi, toplumun kaderi üzerinde tepinme olanağına sahip tekil irade konumundaki ‘yüce önder’ tiplemesine izin verdiği ölçüde kendini gerçekleştiremez. Muhtelif yazılarda ifade etmeye çalıştım; düşüncede hiyerarşi yoktur ve  ‘en iyi’ olma hali anlık bir şeydir, bugün ‘en iyi’ sayılan, yarın ‘en iyi’ değildir artık. Ama bir biçimde ‘yüce önder’ postuna oturtulan birey, her zaman kendini toplumun ‘en iyisi’ sanır. Kendini ‘en iyi’ sanan biri, kaçınılmaz olarak, kişiliğiyle özdeşleşen ‘önderliği’ sorgulatmama refleksi geliştirir. Otoritesi tartışılamayan ‘yüce önder’, düşüncelerinin sorgulanmasına, tartışılmasına tahammül edemez. Farklı olan tasfiye edilir ve tasfiye kaygısı, sosyalizm içi farklı düşüncelerin gizlenmesine neden olur. Eşitlik ve özgürlük gibi en güçlü değerlerimizi de sakatlayan bu durum, bireyleri, ‘yüce önder’in her fikrini ve de zikrini onaylayan dalkavuklara dönüştürür. Elbette bu ortamda sosyalist demokrasiden de söz edilemez…