Neden müftüye nikâh yetkisi verildi? Bu bir inanç özgürlüğü meselesi mi? Yoksa sadece laiklik karşıtı bir girişim mi? Türkiye’de son yıllarda süre gelen sıralı dinselleştirme ve gericilik eksenindeki din sömürüsünün arkasında ne var?

Siyasal İslamcı camiadaki “ümmetçilik” tartışmalarını takip edenler bilir ki, İslamcılar bir itirafta bulunuyor; İslamcılık ve ümmetçilik krizde! Mekke ve Medine’nin 7. yüzyıl ve Osmanlı’nın 19. yüzyıl ümmet paradigmasını “yaşatamıyoruz”diye serzenişte bulunuyorlar.

Bugünkü asıl hedef; siyasal İslamcılık “ümmetçilik” üzerinden Müslüman dünyayı din çimentosuyla “birleştirmek” istiyor. Osmanlı’nın tüm Müslüman dünyasının merkezi ve Halifesi olacağına inanarak Panislamizm rüyasına girenlerin büyük bir kısmı, 1908’de bu rüyalarından Pantürkizm olarak uyandı.

Panislamizm dünyada yaygınlaşan pozitivizm, ulus devlet modellerine, egemenliğin yeryüzüne indirilmesine, aydınlanmaya karşı gericiliğin ideolojisini egemen kılmak için “din çimentosu” öneriyordu. Egemenliğin “gökyüzü tanrısı” ile onun yeryüzündeki halifesine teslim edilmesi vardı. Şeriat ise ümmetin ortak hukuku haline getirilecekti.

1878’de Mebusan Meclisi’ni kapatan II. Abdülhamit, İslamcılığı yani Ümmetçiliği devletin resmi ideolojisi haline getirdi ve uygulamaya soktu. Aklın düşüncesi yerine de vahyin yetiştireceği dindar ve kindar nesil tahayyül ediyordu. Olmadı, bu rüya tutmadı.

Çünkü Müslümanlar iktidar için önce, kendi içinde birbirlerini boğazladılar. Dünyada yaygınlaşan laiklik, pozitivizm, aydınlanma, ulus devlet inşa modellerine ve milliyetçilik akımlarıyla baş edemediler.

Olan oldu, Müslümanların birliğini hedefleyen Panislamizm, 1908’den itibaren İslam soslu Pantürkizm’e dönüştü. Bir ölçüde “Türk İslam Sentezi” ideolojisinin tohumlarının ekildiği dönem de diyebiliriz.

AKP ise, bugün 1908 öncesi ruhu yeniden çağıran siyasal seanslar düzenliyor. II. Abdülhamit’in yarım kalan rüyasını tutmanın gerekliliği vaaz ediliyor. Müslüman dünyanın merkezi olma ve halifeliği üstlenme rüyası var.

Fakat ilginç bir şekilde, yoksul dindar halka “ümmetçilik” vaaz eden zengin ve iktidar Müslümanları, rantın, menfaatin ve iktidarın nimetlerini savundukları için, kapitalizm, liberalizm ve sermaye ile küresel ölçekte “işbirliği ümmeti” oluyor.

Küresel ölçekte her dinden sermayenin nikâhını kıyanlar, “ümmetin küresel nikâhını kıyamıyoruz” diyorlar. “Şeri Hukuk” ve “vahyin yetiştireceği dindar nesil” krizine çözüm arıyorlar.

“Madem İslam ümmetinin iman şartları, şeriatı (hukuku) ve vahyin neslini yaratma zorunluluğu var”, onu her alanda yaşatmak ve kurumsallaştırmak istiyorlar.

Tepedekiler küresel sermaye ile nikâh kıyarken, halka “müftüde nikâh hakkı” vermek istiyor. Çünkü Türkiye’de dini nikâh yasağı yoktur! Herkes medeni nikâhın yanında dini nikâhını kıydırabilir.

Müftülere nikâh yetkisi, hem bir aldatma ve hem de kadın düşmanı adımlardan bir tanesidir. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere, ümmetin hukukunu tüm kamusal hizmetlerde ve kamusal alanda görünür kılmak için ideolojik ve teolojik ajandayı uygulamaktadırlar.

İmama resmi nikâh yetkisini, salt “inanç özgürlüğü” ya da “laiklik” ile sınırlı tartışmak eksik olur. Siyasal İslamcılık ekseninde kurulan ümmetin yeni rejimi, attığı temel taşlarından biridir. Bu rejimin tek stratejisi var. Halkı din ile aldatmak ve arkasına almak. Uhrevi olanda birleşmeyi vaaz ediyorlar, ama dünyevi olanda ise halkı uzak tutuyorlar. İmanda birlik, alnın secdeye gelmesinde eşitlik, ama dünya malını paylaşmak ve insan hakları rejiminde eşitliğe hayır diyorlar.

Düşünün ki, aynı imam “memur kimliği” ile bir kadına resmi dini nikâh kıyarken, aynı erkeğin ikinci, üçüncü ve dördüncü eşine resmi olmayan ve mezhepçi kimliği ile dini nikâh kıyabilecektir!

Özetle; imamlara resmi nikâh kıyma yetkisi veren düzenleme, ümmet için öncelikle “çok hukuklu rejime” geçiş projesidir.

AKP ve kimi liberaller, iç içe geçirilmiş olan bu çok hukuklu melez düzenlemeyi, “inanç özgürlüğü” olarak değerlendirmektedir. Düzenlemeye itiraz edenler ise, “laik yaşama ve laik hukuk düzenine saldırı” görüyor.

Bu düzenleme birçok açıdan sorunludur.

Bir; kamu eliyle mezhepçiliği kurumsallaştırmak ve toplumsal çeşitliği yok saymaktadır. Farklı inançlar ve inanmayalar üzerinde sosyal baskı mekanizması kurmaktır.

İki; kadın haklarına saldırının ve Şer-i hukukun topluma dayatılmasıdır.

Üç; toplumsal çeşitliğe ve farklı hayat tarzlarına yeni bir müdahaledir.

Dört; dini nikâh kişinin kendi özel ve dini hayat tarzına ilişkin bir tercihidir. Bu konuda bugüne kadar tek bir sorun, engel yok iken, devletin Sünnilik üzerinden Alevilere, azınlık inançlarına ve inanmama hakkı kullananların üzerinde oluşacak baskılara yol vermektedir. “İmam nikâhlı ve imam nikâhsızlar” diyerek toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren bir ayrımcılık düzenlemesidir.

Sonuç; Laiklik karşıtı ve evrensel hukuk normlarını çiğneyen bir uygulamaya karşı, haklar rejimini savunarak itiraz edilmelidir.